Script for Theatre Play 2010

‘Kur’an’ın Kurbanı “Hüseyin”

 (Fon müziği başlar.)

Zalim Emevi sultanı Muaviye’nin öldüğü ve yerine oğlu fasık Yezid’i halife olarak tayin ettiği haberi Medine’ye ulaşmadan, Yezid Medine valisine gönderdiği mektubunda, peygamber yavrusu Huseyn’i bîate yanaşmadığı takdirde ölüm fermanını verip, kellesini istemişti.

Yezîd bununla, zulüm düzenini sağlamlaştırmak ve meşruiyet sorununu çözmek için Peygamber evladı Huseyn’i bîate, yani zulüm düzenine onay ve destek vermeğe zorluyordu?

Medine Valisi Velid, emri yerine getirme cesaretinde bulunamadı.

İmam Hüseyin, düşünmek için mühlet alıp valilikten ayrıldıktan sonra, Medine’de kan akmasına gönlü rıza göstermedi ve ailesiyle birlikte, geceleyin Allah’ın eman evi olan Mekke’ye sığındı.

Cennet gençlerinin efendisi,

Mekke ve Mina’nın,

Merve ve Sefa’nın,

İslam ve Kur’an’ın,

Muhammed Mustafa’nın,

Emetullah Fatıma,

Esedullah Murtaza’nın oğlu olan İmam Hüseyin, Mekke’de kaldığı dört ay süresince, İslam coğrafyasının her bölgesinden umre ve hac ibadeti için Mekke’ye gelen Müslümanlara, gereken bütün bigi ve uyarıları verdi.

Meş’um iktidarının ilk icraatı peygamber evladının katli olan zalim Yezid’in, İslam ve Müslamanların başına nasıl bir felaket ve bela olduğunu onlara anlattı.

Kurtuluş yollarını tüm açıklık ve aydınlığıyla gösterdi.

Yezid, Amr bin Sâid komutasında bir terör çetesi Mekke’ye göndermişti.

Hacıların arasına katılarak İmam Hüseyn’i ihramda şehit edeceklerdi.

İmam bundan haberdar oldu.

Kâbe’nin kutsiyetine kan lekesi düşmesini istemiyordu. Mekke’yi terk edecekti.

Ama hac günlerinin en yoğun dönemi zilhiccenin ilk haftasının sonuna gelmiş bütün İslam danyasının aydın, âlim ve ileri gelenleri Mekke’de toplanmışken, son bir toplantı daha yaparak onları ciddi biçimde bir kez daha uyarmayı uygun görmüştü.

Hepsini davet etmiş, onlar da icabet etmişlerdi.

(Anlatımın altında halk sahnede

 gözükür kabenin etrafında tavaf 

edenler ve farklı yerlerden gelenler

 ortada yapılmakta olan toplantıya

 dahil olurlar buradakiler ilim adamlarıdır)

İSİMSİZ SAHABİ: Büyük İslam Dünyası’nın saygın ilim adamları!   İmam Hüseyin hepinizin bildiği gibi Hüseyn âli Abâ’nın hayattaki tek üyesi, her türlü kötülükten ve çirkeflikten temiz olduğu, Kuran’la sabit ve peygamberin “Seqaleyn” diye Kuran’la birlikte bize emanet ettiği Ehl-i Beyt imamıdır.

Bununla birlikte sahip olduğu, hiçbirimizde bulunmayan onca fazileti hepimizin malumudur. şahsiyet, mes’uliyetimizi hatırlatmak üzere bizleri buraya davet  etmiştir. Hüseyn’in buna hakkı vardır.

Ondan önce de dedesi peygamber ve babası Ali bizi uyarmış ve halkını zulme karşı korumayan, karanlıklara karşı aydınlatmayan ve yanlışa karşı doğruyu göstermeyen bilim adamlarını lanetlemişlerdi.

(Tam o sırada konuşmakta olan sahabi)

İSİMSİZ SAHABİ: İşte imam geliyor.

(herkes o tarafa bakar İmamın

 geldiğini görünce de 

herkes ayağa kalkar 

(İmam)-Hemen onların 

toplandığı yere gider) 

HÜSEYİN: Selamun aleykum.

(Onun selamı bittikten 

sonra topluca)

TOPLULUK: Ve aleykumusselam ve rahmettulah

(İçlerinden yaşı uygun biri)

İSİMSİZ SAHABİ:  –Ey imam, ey peygamber oğlu! emriniz üzere toplandık sizi dinlemeye amadeyiz”

 (İmam)- Oturmalarını işaret eder onlar oturduktan sonra 

ayakta konuşmaya şöyle başlar:

İSİMSİZ SAHABİ:  Ey imam, ey peygamber oğlu!

emriniz üzere toplandık, sizi dinlemeye amadeyiz”

(İmam)- Oturmalarını işaret eder,

 onlar oturduktan sonra ayakta

 konuşmaya başlar:)

HÜSEYİN: Hamd Allah’a mahsustur, Allah’ın salat-u selamı Hazreti Peygamber ve onun ehli beytine olsun.

Ölüm, insanoğlunun boynuna tıpkı kızların boyunlarına astıkları kolye gibi nakşedilmiştir.

Ve ben ölümden asla korkmamaktayım.

Kerbela çölünde, bedenimin sıcak kumlar üzerinde çöl kurtlarına yem olması için bırakıldığını görür gibiyim.

Ne olursa olsun, bizler Resulullahın izinden asla ayrılmayacağız. Emevilerin zulümlerini biatımız ile onaylamayacağız.

Emevilerin bu zulümlerinin yanında bir de yalan-yanlış sözlerle insanları kavgaya tutuşturup, öte yandan haksız yollardan haram kazançla servetlerine servet katan bozguncular vardır.

Bunlara karşı çıkmayan,  çıkarcı korkak ilim adamlarını, Allah’ın kınayıp lanetlemesinden ibret alınız.

Sizler ilimle şöhret bulan, hayırla anılan  ve halkın yararına fikir ürettiği sanılan güçlü insanlarsınız.

Bu nedenle Allah’ın lutfuyla, güçlüler sizden çekinir, güçsüzler size saygı duyarlar.

Yollarda yürürken, kralların heybeti, ekabirin s aygınlığıyla yürürsünüz.

Bütün bunlara nasıl nail oldunuz? Sizin varlığınızla, Allah’ın hakkıyla hareket edileceği ve hukukun korunacağı umuluyor değil mi?

Halk size bunca ümit bağlamışken, siz, Allah ahdinin bozulmasına, Resul zimmetinin hiçe sayılmasına, yoksullara, özürlü ve malüllere acımıyor, mahrum bırakılmalarına seyirci kalıyorsunuz.

Ne ilim adamına yakışanı yapıyorsunuz, ne de yapana yardımcı oluyorsunuz.

Bilakis, bir çoğunuz zalimlere yağcılıkla geçiniyor.

Oysa ilim adamının ilahi vazifesi, zalimlere yağcılıktan sakınmak ve sakındırmaktır. Ne yazık ki siz, bundan gafilsiniz.

Böylece güçsüzleri zalimlerin insafına kerk ettiniz.

Kimi köleliğin kahrına uğramış, kimi geçim derdine yenik düşmüştür.

İlim adamı olarak sorumluluğunuzu unutup, bunları görmezden geliyorsunuz.

Bütün bunlar, sizin şu geçici hayata düşkünlüğünüz yüzündendir.

İlim adamı için en büyük musibet de budur.

Allah’ım sen biliyorsun ki, bizim bu hareketimiz, ne saltanat yarışı içindir, ne de kırıntı artığı elde etmek için.

Bu ancak senin dininin kaybettirilen yol işaretlerini göstermek, ülkende iyilik ve barışı zahir kılmak ve mazlum kullarınının korkusuzca ve geçim endişesi olmadan, hür ve onurluca yaşamasını sağlamak içindir.  Vesselam.

(Dedikten sonra ellerini içten

 dışa doğru açarak dağılmalarını

 işaret eder.Toplululuk dona kalmıştır.

 İsimsiz sahabi ayağa fırlar. 

İSİMSİZ SAHABİ: Evet, ilim adamının görevi, toplumunu yanıltmak değil, dürüstçe onlara gerçekleri anlatıp aydınlatmakdır.

Peygamber çiçeği, hidayet meş’alesi, İmam Hüseyin’in dediklerini duydunuz.

Artık durmak zamanı değildir.

(Bu ikisi arasında İmam’ın şehadetini

 Peygamber’den duyduklarını 

Aralarında konuşuyor, adsız sahabi de

 Oradakilere İmam bu üçlünün yanına gelmeden)

ABDULLAH İBN-İ ABBAS: Size bir sır vereyim, Peygamber’in bildirdiğine göre Hüseyn bütün ashabıyla birlikte Kerbela’da şehid olacaktır.

ABDULLAH  B. ÖMER:: Bunu ben de duymuştum.

(Toplululk kalkar, şoke 

olmuş şekilde dağılmaya yüz tutarken 

İbn-i Ömer, İbn-i Abbas’a )

Hüseyn’nin son sözleri Kufeye gideceği hakkındaki yayılan haberleri doğrular mahiyeteydi.

Kendisiyle konuşalım.

Bu haberler doğruysa..!

O seni dinler, belki vazgeçirebiliriz..

(İbn-i Abbasın elini tutarak 

İmam’ın yanına gelir. 

Bu konuşmalar yapıldığı sürede

 İmam’ın orada durma sebebi, 

dağılanların kimileri imamı ziyaret 

ediyor olmasıdır. Kimi elini 

öpüyor kimi kucaklaşıyor.İmam, 

İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer’in 

duruşlarından kendisiyle özel

 görüşmek istediklerini sezer,

 onlara yönelir etraftakiler de 

bunu fark eder ve onları başbaşa bırakır.)

ABDULLAH İBN-İ ABBAS:  Amca oğlu!

Irak’a gideceğin haberi halk arasında yayılmıştır.  Ne yapacağını bana açar mısın?

HÜSEYİN: Evet toparlandık, inşaallah çıkıyoruz.

ABDULLAH  B. ÖMER: Ey Hüseyn!

Toplum Yezid’in yönetimine girmiş. Seni davet edenlerin de altına gümüşe meyledecekleri endişesini taşıyorum. Toplumun girdiği sulh yoluna sen de gir.

Böylece bunların ellerine bahane  vermez, deden Resulullah’ın Medinesi’nden uzak kalmazsın.

HÜSEYİN: Ey Abdullah!

Allah aşkına, Yezid’e bîat etmemekle ben hata mı yapıyorum?!

Öyle ise doğru olanı sen söyle, ben kabul edeyim.

ABDULLAH İBNİ. ÖMER: Haşa! Ben Allah’ın hatadan koruduğu peygamber yavrusunun hata yaptığını söylemiyorum.

Ayrıca Peygamber nezdindeki o seçkin yerin ve lekesiz bu tertemiz halinle, Muaviye oğlu Yezid gibi birine hilafet adına biat etmen de, elbeteki doğru olmaz.

(Ağlamaklı bir sesle)

Ancak senin bu güzel yüzünün kılıçlara hedef olmasından korkuyorum.   Ayrıca Peygamber’den aldığım bilgiye göre seni şehid ederlerse, Allah kıyamete kadar sana taraf çıkmayan millete yardım etmez.

(Ağlamaklı sesle) Sabretmek istiyorum ama dayanamıyorum…

Kufeliler vefasızdır. Baban Ali, kardeşin Hasan’a vefa gösterdiler mi ki sana göstersinler?!

Hicaz’ın efendisi sensin, burada kal, gitme Kufe’ye..

HÜSEYİN: Siz de biliyorsunuz ki Yezit baskı altında tutarak ya biatimi ya da katlimi istiyor.

Ben; Medine’de olduğu gibi, Mekke’de de benim yüzümden kan akıtılarak kutsiyetinin bozulmasını ve katliam  yaşanmasını istemiyorum. Bunun için Mekke’de öldürülmektense Fırat’ın kenarını tercih ederim.

Sonra sen ey İbn-i Abbas!

Benim ve yarenimin hak, adalet ve özgürlük uğruna yiğitce savaşıp, mertçe şehit düşeceğimiz yerin Kerbela olduğunu bilmiyor musun?

İKİ ABDULLAH BİRDEN: (Hayretle) Aaa  demek bu sırrı sen de biliyorsun!!

SAHABEDEN BİRİ: Öyleyse oraya neden gidiyorsun?

HÜSEYİN: Onlar beni davet etti. Bunca elçilerle binlerce mektup gönderdiler. Allah indinde onlar bana karşı delil ve burhan sahibi oldular. Böyle olunca da oların davetine icabet etmek bana farz oldu.

İSİMSİZ SAHABİ:   İmamın dediğinden şunu anlıyorum; Küfelileri geçmişte yaptıklarından sorumlu tutamayız.

Şu anda samimiyetle davet ediyorlar.

Olaylar karşısında sebat ve  samimiyet gösterip göstermiyecekleri, ancak gidince ortaya çıkacaktır.

Onların kendi aralarında birlik sağlayarak yaptıkları bu davete icabet edilmezse, Allah huzurunda ve vicdan-ı ammede onlar haklı ve mazur sayılacak.

İmam Hüseyin’se Yezid’in zulmünden insanlığı kurtarma fırsatını geri teptiği için, mahkum olacaktır.

İşte bunun için İmam Hüseyin’e Kufelilerin bu davetine icabeti farz olmuştur.

Sadık kalırlarsa insanlık kurtulacak, vefasız çıkarlarsa Allah indinde ve vicdan-ı ammede Hüseyin değil, onlar mahkum olacaklardır.

Ama şunu anlıyamıyorum!

Madem zalimin karşısında zilletle yaşamaktansa izzetli ölümü seçtin, İnsanlık tarihinin makus seyrini pak kanınla değiştirmeye karar verdin,

Ey aziz İmam! Bu kadın ve çocukları neden yanında götürüyorsun?

HÜSEYİN: Beni şehid olarak görmek isteyen Allah, onları da esir olarak görmek istiyor.

İSİMSİZ SAHABİ: Anladım! Kanınla yazacağın destanın çarpıtılmasına onlar izin vermiyerek, gelecek kuşaklara doğru aktarılması görevini de onlar üstleneceklerdir.

Yani tarihin bu müthiş sayfasına onlar tanıklık edeceklerdir.

(Bu sırada arkada beliren

 Rukayye, İbni Abbas’ı görünce

 ona doğru koşar) 

RUKAYYE: Aa! Abdullah amcam gelmiş, amca amca!

(Abbullah b. Abbas da onu 

duyunca ona yönelir, alır kucağına.)

(yüzünden öper)

RUKAYYE: Hoş geldin amcacığım!

ABDULLAH İBNİ ABBAS:  (ağlamaklı) Hoş bulduk yavrum! Hoş bulduk Hüseyn’in tatlı kızı!

Asgar kardeşin nasıl iyi mi?

(Alnından, yüzünden bir kaç 

kez öpüp bağrına basar daha sonra)

RUKAYYE: İyidir amcacığım! Şu anda Rubab anamın kucağında süt emiyor.

ABDULLAH İBNİ ABBAS:  Taşıyabiliyorsan onu bana getirir misin, çok özledim.

(Rukayya gider, Asgar’ı kucağında

 öpe seve getirir. Abdullah büyü

k bir itinayla kucağına alır.)

ABDULLAH İBNİ ABBAS:   Kurban olsun amcan Abdullah sana Hüseyn’in küçük askeri!

Büyük şehid! (vurgulu)

(Boğazından öper hüngür

 hüngür ağlar)

Bu arada Abdullah İbn-i Öme

r gelir İbn-i Abbas’a)

ABDULLAH  İBN-İ ÖMER: Madem vaz geçiremedik Hüseyn’i, yola çıkacaklar, artık meşgul etmiyelim.

(ağlamaklı sesle) Hüseyin ile vedalaşmanın artık zamanıdır…

(Bunun üzerine İmamla vedalaşır ağlaşırlar. 

İbn-i Abbas, İmam’dan ayrıldıktan sonra ,

 Kafile yola koyulurken kalanlar uygun

 ve güzel bir sinezen veya mersiye okur .)

Şühedânın şeref-u server-u sâlârı Hüseyn,

Ka’be-i muhteremin mahrem-i esrârı Hüseyn.

Cem edip bâşa bütün itret-ü ensârı Hüseyn,

Ka’beyi terk eyledi Zemzemi ağlar koydu.

Çöllere düştü Huseyn âlemi ağlar koydu.

Amcası Hamza gibi, çöllerin arslanı Hüseyn

Parçalanmış bedeni, İslam’ın kurbanı Hüseyn.

Zehra’nın nur-i çeşmi, Peygamber reyhanı Hüseyn

Kâbe’yi terk eyledi Zemzemi ağlar koydu

Çöllere düştü Hüseyn âlemi ağlar koydu

(Ardından ses şu mısraları okur)

ANLATICI Peygamber çiçeği Mekke’den ayrıldı.

Daha yolda iken Yezîd’in yeni Kufe valisi İbn-i Ziyad’ın entrika ve tehditleriyle, Kufelilerin ahdlerini bozduğu haberini aldı.

Kufe yolu üzerinde karşısına çıkan bir alay Yezîd askeriyle, çekişe-çekişe yol alan Zıbh-ı azim kurbanlığı, gözyaşının kana karışıp sıcak kumlar üzerinde buharlaşacağı, Kerbela Mina’sına doğru, kararlı adımlarla yürüyordu.

(Ses bittiğinde kafile yerlerini

 almış olur. At kişnemesiyle birlikte)

EBU SÜMAME: Hayret, atlar hareket etmiyor!

İMAM HÜSEYİN : Bu çölün adı nedir?

EBU SÜMAME: Gâzıriyye derler.

HÜSEYİN : Başka adı da var mıdır?

EBU SÜMAME: Bir adı da “Neyneva”dır.

HÜSEYİN: Başka bir adı yok mudur bu çölün?

EBU SÜMAME: Evet, bu çölün bir adı daha vardır…

Kerbela!!!

(Kerbela kelimesi ekolu çıkar. (Cıraank) diye ekolu ve ağır bir

 gonk sesi kulakları zonklatır,  herkes donup kalır.)

(İmam içini çekip, ah çekerek)

HÜSEYİN : Keder ve bela çölü!

Dedem Resulullah’ın buyurduğu yerdir.

Kanımızın akıtılacağı, Peygamber kız ve gelinlerinin esir edileceği yer işte burasıdır.

EBU SÜMAME: Buraların suyu ve korunağı yoktur. Bunlarla savaşma pahasına da olsa, sulu ve korunaklı olan bir yere geçelim.

Bunları yenemezsek arkalarından gelen on binleri hiç yenemeyiz.

HÜSEYİN: Kanlı savaşı başlatan taraf olamak istemiyorum.

(Kafiledekiler hanımlar bir yerde  erkeklerde farklı yerlerde istirahat

etmekteler, Gecenin olduğunu ifade eden  çekirge sesleriyle birlikte Habip ibni  Mezahir İmamın huzuruna çıkarak)

HABİB: Ey Peygamber oğlu!

Benim de mensubu bulunduğum “Beni Esed” kabilesinin bir bölümü, şuracıkta yakınımızda ikamet etmekteler.

Şu gecenin karanlığından yararlanarak, gizlice onlara ulaşabilirim.

İzin ver sana arka çıkmaları için onları davet edeyim.

Belki senin nusretine Allah onları vesile eder.

HÜSEYİN: Habib ibn-i Mezahir!     İstediğini yapmaya izinlisin.

(Habib, yüzünü kapatarak

 sahnenin orta ön tarafına doğru gelir.

 Seyircilere döner yüzünü açar.

 Akrabaları sahnenin sol tarafında

 tepenin yanındadır içlerinden bir

i birini geldiğini fark eder eli

 kılıcında yaklaşırken)

BENİ ESEDDEN BİRİ: Aa! Bu bizim Habib ibn-i Mezahir. Hayırdır inşallah!..

(İçlerinden en cüsseli ve yiğit olan)  

BİŞR OĞLU ABDULLAH: Hoş geldin Habib!

 

KABİLEDEKİLER: Hoş geldin.

BİŞR OĞLU ABDULLAH: Amca oğlu! Gecenin bu vaktinde Hayrola!!

HABİB:   Ben, bir elçinin toplumuna getirebileceği en hayırlı öneriyle size geldim.

Ey Müslüman toplum! Peygamberinizin sevgili kızı Fatıma’nın ciğer paresi İmam Hüseyin, Ehl-i Beytiyle birlikte sizin yanıbaşınızda, şuracıktadır.

Fasık Yezid’in zalim yönetimini onaylamadığı için, emevi saltanat ordusu Sad oğlu Ömer’in komutasında onları kuşatma altına almışlar ve Ehl-i Beyt’in susuzluktan çırpınıp can çekişen minnacık yavrularına dahi bir yudum su vermiyorlar.

Hal böyle iken, ona arka çıkacak yetmiş kişilik hür ve onurlu bir bölük insandan başka kimse yok.

BİŞR OĞLU ABDULLAH: Bir millet, kendi Peygamberinin evladına bunu nasıl yapabilir?!

Bu zalimler, Resullullah’ın küçücük torunlarına neden su vermiyorlar?!

Hiç Allah’tan korkup, peygamberden utanmıyorlar mı?!

KABİLEDEN BİRİ:  Ey Habib!

Kabilemizin en bilgini sensin.

Söyler misin; taraftarlarının bu kadar az olmasına rağmen, Hüseyn neden isyan çıkarıp asi oluyor?

HABİB: Bu düşünce tarzını bir Müslümana asla yakıştıramıyorum.

Bu görüşte olan herkese soruyorum;

Ateşe atılma pahasına, Nemrud hükumetinin putlarına tek başına karşı çıkan Hz. İbrahim, bir isyankar mıydı?

Kendisini evinde evladı gibi büyüten Firavun’un ırkçılığa dayalı zalimce yönetimine, hayatını tehlikeye atarak karşı çıkan Hz. Musa, isyankar mıydı?

Sultanın kirli işlerini, başının kesilmesi pahasına onaylamayan Hz. Yahya, isyankar mıydı?

Çarmıha gerilme pahasına, zulüm ve entrikaya onay vermeyen Hz. İsa, isyankar mıydı?

Yezid’in dedesi Ebu Süfyan ve yandaşlarının, Allah’ın Tevhid evi olan Kabe’yi, şirk evine çevirmesine karşı çıkan Hüseyn’in dedesi, Muhammed Mustafa, isyankar mıydı?!

RABARBA: Haşa! Elbetteki değildi! Olur mu?  Olamaz!

HABİB: Zulüme ve kirli işlere onay vermeyenin, hangi din, hangi hukukta katli caiz görülmüştür?!

Bu yüce peygamberler zulme karşı direnirken, hangisinin muazzam ordusu vardı?!

Şimdi Hüseyin gibi bir şahsiyet, Yezid’in bunca mezalimine onay verip, meşruiyet mi kazandırmalıydı?

O zaman ne din vicdan kalır, ne de hak hukuk.

Korkaklıktan kaynaklanan bu meş’um zihniyet yaşadıkça, Yezid gibi zalimler, insanlığın başına bela olmaya devam edeceklerdir.

ABDULLAH: Ey Habib! Sen bu cahilin hezeyanına aldırma.

Hüseyin, doğumunu Allah’ın kutladığı, beşiğini Cebrail’in salladığı,

Resulullah’ın kucağında eğitip, risalet mührü taşıyan omzunda, vilayet yıldızı olarak semaya yücelttiği bir imamdır.

Esedullah Ali ve Emetullah Fatıma’nın oğludur o.

Elbetteki Yezid’in çirkefliklerini onaylayıp meşrulaştırması ona asla yakışmaz.

O, Allah dininin ve mazlum hakkının çiğnenmesine onay vermeyerek, insanlığın geleceğini meçhul bir karanlığa doğru gitmekten kurtarıyor.

Ama kendisinin ve ailesinin hayatı pahasına bunu yapıyor.

Öyleyse isyan çıkaran bir asi değil, zulme karşı yiğitçe direnen eşsiz bir kahramandır Hüseyn.

  YAŞLI  BİRİSİ: Evet, yüce Allah Ahzab suresi 33. Ayetinde  “Allah, siz Ehl-i Beyt’ten kesinlikle her türlü kiri giderip, sizi tertemiz kılmayı diler” buyurmuştur.

Yine yirmi küsür sahabiden, peygamberimizin, Kur’an ve Ehl-i Beyti birbirinden ayrılmaz iki ağır emanet olarak aramızda bıraktığı ve bunlardan ayrılmadıkça doğru yoldan sapmıyacağımız nakledilmiştir.

Ayrıca Hz. Peygamberin: Ali, Fatıma, Hasan ve Hüseyin’e “Ben sizinle savaşanla savaştayım, barışanla barıştayım” buyurduğunu bildiğimiz halde, Hüseyin’i bırakıp Yezid’in yanında nasıl yer alabiliriz?

Kur’an ve peygambere gerçekten inanan, hangi mümin buna rıza gösterir.

Şunu bilin ki Allah’ın tertemiz kıldığı Hüseyn’i, Yezid ve münafık yandaşları iftiralarıyla asla kirletemezler.

HEPSİ BİRDEN Kirletemezler, kirletemezler, kirletemezler.

YAŞLI BİRİ: Peygamberimizin şefaatini umanlar, O’nun tebliğ ücreti olan Hüseyn aşkını kalplerinden nasıl atarlar?!

ABDULLAH:  Öyleyse ne duruyoruz?!

Peygamber emanetini korumuyacak mıyız?!

Ehl-i Beyt’in yardımına koşmayacak mıyız?!

Bunu herkes iyi bilir, ben bir korkak değilim.

Her savaşcı kaçsa dahi, ben kaçacak değilim.

Peygambere gönül verdim emaneti uğruna,

Arslan gibi savaşırım, ben bir kaypak değilim.

Ey asil millet!

Ey hür ve onurlu insanlar!

Ey gerçekten inanmış erdemli müminler!

Hüseyinin çağrısına “Lebbeyk “demek için daha ne bekliyoruz?!

(Birlikte üç kez tekrarlanır)

HEPSİ BİRDEN Lebbeyk Ya Hüseyin

HABİB: Allah sizden razı olsun.

Hüseyn’in çağrısına “Lebbeyk” demeniz, erdem, cesaret ve fazilet sahibi insanlardan beklenen bir davranıştı.

Ancak Hüseyn, hak çiğneyenlere karşı hakkı çiğnenenlerin, ezenlere karşı  ezilenlerin, zalimlere karşı mazlumların savaşını veriyor.

Böyle yüce bir davanın savaşını verirken de çelişkiye düşmek istemiyor. Yani insan haklarına saygı göstermeyenlerin, hak yiyenlerin ve zulmedenlerin böyle bir savaşta Hüseyn’in yanında yerleri yoktur.

Daha bu gece İmam Hüseyn, ısrarla “Boynunda başkasının hakkı bulunan birisi, benim savaşıma kesinlikle katılmasın” diye ilan etti.

Buna göre hak hukuk tanımayanların yeri, Hüseynin değil Yezid’in yanıdır.

Böyle bir vebalin altında olup da, Hüseynin yanında yer almak isteyenler, önce boyunlarındaki kul haklarını eda etsinler.

(Kabile efradı her bireri ayrı ayrı kelimelerle)

RABARBA :  Allah, Allah! Hayret! Çok ilginç!

Olur mu?!

ABDULLAH:  Hüseyin, yardımcıya en çok ihtiyaç duyduğu bu anda dahi, ilkelerine bu kadar bağlı ve insan hakları konusunda bu kadar dakik.

Hakları ihlal edilen, horlanan, ezilen ve sömürülen tüm insanlardan, onların uğruna bu kadar musibete maruz kalan Hüseyn’e selam olsun.

O’nu yalnız bırakmayacağız, boynumuzdaki hakları eda ederek, O’na layık olmaya çalışacağız.

(Kabile üç kez)                                  

KABİLE: Lebbeyk ya Hüseyn. Lebbeyk ya Hüseyn, lebbeyk ya Hüseyin

(Kabile, lebbeyk sloganı atarken bu arada

 Habib, İmam (a.s)’ın huzuruna gelir

. Slogan sesleri bittikten bir az sonra)

HABİB: Esselamu aleyke yeb’ne  Resulillah! Ya Eba Abdillah’il Hüseyin.

HÜSEYİN : Ve aleyke’s selam ey Mezahir oğlu Habib!..

Davetine kabilenin cevabı ne oldu?

HABİB: Ey imam! Cevapları olumluydu. Kabilenin doksan kişilik savaşabilir durumda olan bütün erkekleri benimle birlikte sana katılmak için yola çıktılar.    Ama ne yazık ki, casuslar bunu hemen haber vermiş olmalılar ki Fırat’ın kenarında kaç kat fazla bir güç tarafından pusuya düşürüldük.

Kabile efradı buna rağmen yiğitçe çarpıştı. Bir çok düşman askerini yere sermekle birlikte kendileri de şehitler verdiler.

Sana ulaşmadan hepsinin oracıkta katledileceğini görünce, kalanlara kabilenin geride kalan kadın ve çocuklarına sahip çıkmaları için, geri dönmelerini söyledim.

Düşman ölü ve yaralılarıyla meşgulken, ben de bundan yararalanarak huzurunuza geldim.

HÜSEYİN: Güç ve kudret ancak yüce ve büyük Allah’ın elindedir.

O, ne dilemişse o olacaktır.

Allah senden ve kabilenden razı olsun.  Siz üstünüze düşeni yaptınız.

(Abbas Yanındakine dönerek)

  Haşimi gençleri benim çadırıma topla.

(Yanındaki emredersiniz işareti yapar gider

 Haşimileri toplar. Ashap da bir çadıra toplanmış.

  İmamda kendi çadırında Kur’ an okuyor

 ya da namaz kılıyor ya da dua ediyor

 (Hocanın taktiri) 

(Zeynep çadırından çıkar, etrafa bakınarak

 yürüyordu ki İmam’ın çadırının önüne gelmişti. 

Onu yapayalnız görünce, (İmam onu görmüyor)

 yüreği yerinden çıkacak gibi oldu ellerini

 sinesine, başına dizlerine götürdü şaşkın, 

hayret içinde, üzgün, perişandır) 

ZEYNEB : (iç ses) Hüseyin yapayalnız !. Ama!. Haşimilere ne oldu!? Abbas! Sen nerdesin?!

Böyle bir gecede Hüseyn yalnız bırakılır mı?!

(Bu düşüncelerle Abbas’ ın çadırının

 önüne ulaşmıştı onların toplantı halinde

 olduğunu görür (görünmeden gururla izliyor)

 Abbas onlara konuşuyordu)

ABBAS: Bildiğiniz gibi Emeviler’ in kurutmak istediği İslam çınarını, efendimiz Hüseyn pâk kanıyla yeşertip yaşatmak istiyor.

Allah’ımıza hamd olsun ki bize de bu mukaddes dava uğruna, kanımızı onun kanına katmayı nasip etmiştir.

Yarın bu uğurda, onun ailesi olarak en önce biz canımızı feda etmeliyiz!.

(20 Kişilik Haşimi gençler kılıçlarını çeker,

 Ona doğru havaya kaldırarak koro halinde haykırırlar.)

KORO: Hüseyin’in yoluna canımız feda!.

(Zeynep rahat bir nefes alır.

 Hüzün, gurur, sevinç gibi karışık

 duygularla elini göğsüne götürerek

 derin bir oh çeker )

ZEYNEB: (iç ses) Peki yâren nerede?! (ağlamaklı) Yoksa onlar terk mi etti?

(Etrafa bakınıyor, tam o sırada 

Habib Bin Mezahir”in çadırından sesler duyar)

KORO: Ya Muhammed Mustafa!

Canımız oğluna feda.

ZEYNEB: (kafa sesi ) Sesler Habib”in çadırından geliyor.

(Diyerek oraya doğru yönelir.

 Onlar da haşimiler gibi, halka olmuş oturuyorlar

50 kişidirler. Konuşmacı aralarında konuşuyor.)

HABİB: Biz buraya neden geldik?

KORO:  Hüseyin’i savunmaya..!

HABİB: Yurd-u yuvamızdan niye geçtik?

KORO: Kerbelâ’da kalmaya.

HABİB: Yarın Resulullah’ın emaneti olan Ehl-i Beytine, canımızı siper edeceğiz, düşmanlarına ölüm yağdıracağız.

Canımızda can, damarımızda kan olduğu sürece, onlara

dokundurtmayacağız.

Sonunda!, Hüseyin askeri olarak şehadet!

Bu şehadet, sıradan değil.

Baksanıza, haram lokmayla kanını kirletenleri imam geri gönderdi.

Çünkü tertemiz İslam çınarı, kirli kanlarla sulanıp yeşertilemez.

Ve hak yiyip hukuk çiğniyenlerse, hukuk savaşı veremezler!

KORO: Canımız yoluna feda olsun!, Ya Hüseyin!, Ya Hüseyin!, Ya Hüseyin!..

(Bunu söylerken, kılıçlarını çekip

 havada sallıyorlar, ağlamaklı ama 

sevinçle hüzün karışık (koro sesi daha uygundur)

ZEYNEB: (iç çekerek) Çok şükür. Sayıları az da olsa, sadık, vefalı ve yiğit insanlar da var. Dedem Resulullah, şefaatçileri olsun.

(Hüseyin’nin çadırına yaklaşmış

aynı sevinç ağlamasıyla birlikte)

Allah’ım! Sana şükürler olsun, şükürler olsun.

  (iç sesle)

HÜSEYİN: Bu ses de ne?

(Deyip ona doğru çıkar. 

Zeyneb, gözyaşını silerken İmam da

 onu görmüştür. İmamı görünce gülümser)

ZEYNEB: (gülümseyerek) Hüseyin can!

HÜSEYİN: Zeynebim!!! Bacım!!!

Medine’den ayrılalı aylar oldu.

Yüzün hiç gülmedi. Şükür güldürene.

İlk defa yüzünde gülücükler görüyorum.

ZEYNEB: Seni yalnız görünce endişelendim.

(Eliyle, Habibin çadırını işaret ederek)          Ama onlardaki sebatı görünce,        içim rahatladı.

HÜSEYİN: Endişelenme. Onlar “Elestü’ye beli” demişler.

Bak şimdi

 (Abbasa dönerek işaret eder) 

Abbas! Neredesiniz?

HAŞİMİLER:  (hep bir ağızdan) Lebbeyk, Lebbeyk, Lebbeyk Ya Hüseyin!

(diyerek derhal gelirler)

(İmam Habibin çadırına dönerek)

  HÜSEYİN:  Habib! Neredesiniz?!

ASHAP:                              Lebbeyk,  Lebbeyk,  Lebbeyk Ya    Hüseyin!!!

(Diyerek derhal gelirler)

 HÜSEYİN:  Hâlâ gitmek istemiyor musunuz?

HABİP: Uğruna bin kere ölsek,

Yakılıp küle dönüşsek,

Tekrar diriltilip gelsek,

Yine senden vazgeçmeyiz.

ASHAP: Vaz geçmeyiz!, Vaz geçmeyiz!, Vaz geçmeyiz!.

HÜSEYİN: Ben kendi ashabımdan daha vefalı bir ashap tanımıyorum.  Allah sizleri hayırla mükafatlandırsın.

 

(Düşman askerlerinin sahneye girişini 

hatırlatan sesle birlikte, ashap da haraketlenir.

 Ordu yerini alınca)

Şimr Ömer Sad’a) 

ŞİMR: Ne o! Endişeli görüyorum seni!

Hüseyin’le savaşmaktan korkuyormusun.. (Öfkeyle) Emir-el  Müminin Yezid’in emri gereyi haşmetli valimiz İbn-i Ziyad’ın fermanını okudun.

Onlara bir yudum su dahi verilmeyecek. Bütün erkekleri kılıçtan geçirilerek, başları mızrakların ucunda Şam’ın  yeşil Sarayına gidecek..

Bedenlerinin üzerinde at oynatacağız, kadınlarını Deylem esirleri gibi zincire vurup, Yezid’e götüreceğiz.

Ona boyun eymeyenlerin cezası budur işte.

Bunu yapamıyacaksan görevi yapacak olan birine

(Kendisini işaretle) devredeceksin.

ÖMER SAD: (Telaşlı- iç ses) Hayır, asla! Asla bu rütbeyi sana kaptırmayacağım, alçak herif..!

(Ve yayı çeker, oku atar. 

Toplu savaş, sürerken, 

 Şimr  Ömer Sad’a)

ŞİMR: Ey Ömer! Aralarında Abbas, Aliekber gibi Haşimi yiğitlerinin bulunduğu bu toplulukla, göğüs göğüse savaşarak baş edemeyiz.

Baksana! Askerler yaprak gibi dökülüyorlar.

Askeri geri çekelim.

Yoksa kaçmalar başlar, mağlup oluruz. Onları birer-birer meydana çekelim.

Baş edemediğimiz yerde, ok ve mızrak yağmuruyla işlerini bitirelim.

(Ömer, Başıyla onaylar.)

ŞİMR: Geri çekiliin..!

Ey Hüseyin! Teke tek savaşalım.

(Bu arada İmam da askerlerine

 geri çekilin emrini verir.)

HÜSEYİNİN ASKERLERİNDEN BİRİ: Bu bizim için daha iyi. Görsünler bu yiğitlerin her biri, ayrı destanlar yazacaktır.

HÜSEYİN: Ey azgın topluluk! Siz davet ettiniz ben geldim. Şimdi beni istemiyorsanız bırakın geri gideyim.

Hangi suçtan dolayı, kanımı akıtmak istiyorsunuz. Allah’ın dininden mi çıktım?  Heyhat..!

ŞİMR: Ey Hüseyin! Avucumuza düşmüşken, bırakılacağını mı sanıyorsun?

Buradan ancak kesik kellen çıkar. Hüseyin! bırak konuşmayı, meydana savaşçı gönder…

(İmam askerlerine doğru 

dönüp bakınca  Ali Ekber İmam’a:)

 

ALİ EKBER: İzin ver baba.

Aşkımı ilana gidem.

Destanımı yazmaya meydana gidem.

( İmam, Ali Ekber’in kollarından

 tutup kaldırır, bağrına basar öper

 ve meydana gönderir. Ardı sıra..)

HÜSEYİN: Allah’ım, simasıyla, ahlakıyla ceddim Peygambere en çok benzeyen civanımı, yoluna kurban gönderiyorum…

Bu vefasız kavme rahmet eyleme…

ALİ EKBER: İşte çıktım meydana.

Benim Hüseyin oğlu Ali,

Vuruşum  hem Haşimi, hem Alevi… Allahu Ekber…!

(Savaş başlar, savaş noktasından 

çadırlara doğru giderken arkadan hançerlenir.)

ALİ EKBER:  Babaaa…

HÜSEYİN: Oğlum..!!

ALİ EKBER: Baba! İşte Ceddim bana su içirdi. Bir kase de sana saklıyor.

(Can verip şehit olur)

HÜSEYİN: Oğlum Alii..! Sensiz dünyanın başına küller olsun!

ZEYNEB: Hüseyin! Ekber’in derdi seni de mi benden aldı…

Ne oldu böyle cansız duruyorsun.

 (Haşimi’lerde etraflarını çevirir (ağlaşırlar)

HÜSEYİN: Bacı! Sen çadırlara dön.

Gençlerim! Kardeşinizin cenazesini kaldırın.

(Cenaze taşınırken, Ali Ekber’in baş

 kısmı seyirciye doğru ,

4 kişi kuşak içinde taşırlar cenazeyi, 

Abbas da çökmüş olan Hüseyin’i kaldırıp

cenazeyi takip eder. Hanımlar, çocuklar, 

cenazeye sel gibi koşarlar, izdiham yaşarlar, 

cenazeye ulaşmak isterken)

1. GENÇ: Aaaaah Ali Ekber…

2. GENÇ: Aaah Şebih-i Peygamber

3. GENÇ: Mah cemalini kan örtmüş Ali Ekber

4. GENÇ: Aman uzak tutun Rukayye’yi, görmesin bu manzarayı…

(Hanımlardan biri Rukayye’yi kucağına

 alır, bir kenara çekmeye çalışır..)

1. KADIN:                                   Allah’ım sen sabır ver, oğul anası Leyla’ya

Kalbi nasıl dayansın, bu musibet-i uzmaya.

 

2. KADIN: Sahi Leyla nerede, Onu göremiyorum. !?

ZEYNEB: O, Peygamberin, Ali’nin, Fatıma’nın gelinidir.

Hâyasından, edebinden gelemiyor.  Ben Hüseyin’i uzaklaştırayım, siz de Leyla’yı getirin.

(Zeyneb, İmam’ı kenara çekerken; 

 İmam ona dönerek, (ağlamaklı sesle)

HÜSEYİN: Leyla’ya söyleyin, öyle kenarda durmasın,

Ali Ekber oğlunu, ona mihman getirmişim.

Yüzü kan, çehre kanlı, ağzı kan ile dolu.

Baştan ayağa, kan ile elvan getirmişim.

Hiç ana gözü önünde, oğlu doğranmasın,

Kına yakmak sinninde, kanıyla boyanmasın.

Oğlu yanında ise, her derdi çeker ana,

Hiç bir ana yüreği, oğul dağıyla yanmasın.

(Zeynep Leyla’nın koluna girip, 

cenazeye doğru getirirken…)

LEYLA: (düşe kalka) Aliiiii Oğlum…!

Gönül sayfasına nakş olmuş cemalin Ali,

Yüzünde kan kurumuş, gizlenmiş cemalin Ali,

O ay yüzünden mi öpsem, yoksa susuz dudaktan,

O kanlı gözden mi öpsem, yoksa öpsem ayaktan.

(Her satır arası hıçkırık dolu ağlama)

ŞİMR: (alaylı) Oğlunu parçaladım, yüreğini dağladım. Oğul acısı seni yaktı, çökertti.  Meydana gönderecek başka kimin var?

 (Çocukların su feryatları)               Suu suu suu

 ŞİMR: Ey Hüseyin..! Neden kendin gelmiyorsun?

 (İmam, meydana yürürken)

ABBAS: Ne olur izin ver meydana gideyim.

HÜSEYİN: Yiğidim! Alemdarım!

Sen dosta ümit, düşmana kahırsın. Bu şehid hanımları ve yetimleri seninle güvendeler.

ABBAS: İmamım bir yanda, Aliekber‘in yürek dağı bir yanda.

Bir yanda masum yavruların su feryatları,

bir yandan da Şimr’in seninle alay etmesi, sabrımı elimden aldı.

Düşmana kalmadan bu kahır beni öldürür.

(İmam izin anlamında başıyla
 onaylar önce bağrına basar ve)

HÜSEYİN: Abbas ! kardeşim,

(Kollarının Pazularından 

sıvazlayıp öper)

Arkam, elim, yiğidim, yâr-u yaverim, Alemdarım!

(Diğer yandan Zeyneb’le Ümmü

 Gülsüm birbirine sarılarak)

BACININ BİRİSİ: (Ağlayarak) Artık Alemdar da gidiyor..

(bu sırada Rukayye elinde tulumunu

 sürükleyerek önde arkasında bir 

gurup küçük kızlar ellerinde taslarla

 Abbas’ın yanına yaklaşırken)

KIZ ÇOCUKLARI: (Feryad ederek) Suu, Suu!

RUKAYYE: Bu şehid kızları, senin Alemdar amcan var.

O bize su getirsin dediler. Senin adına ben onlara su sözü verdim..(Ağlar)

ABBAS: Ağlama tatlı dillim.

Şimdi kırbamı alırım,

Ya bu kolları keserler,

Ya size su getiririm.

(Abbas savaştan ziyade su getirmek

 için tulumu omzuna atıp kendini süratle

 fırata atar. önüne çıkan bir gurubu öldürür,

 diğerleri de önünden kaçışırlar.)

ABBAS: Savulun be vefasızlar, peygamber torunlarına bu su haram mı?

(Efekte kaçışma sesleri içerisinde, 

At kişnemesi ve su efetkti. At fınkırır su içmez)

ŞİMR: Kahretsin! Bir kişinin önünde dört bin kişi, fare sürüsü gibi nasıl da kaçışıyorlar?

ÖMER SAD: Abbas suyu aldı dönüyor! Bu su Hüseyin’e ulaşırsa.!

ŞİMR: Merak etme emir!

Önünde duramıyorlar ama, Hurmalıkta saklananlar arkadan vuracaklar.

(Fonda savaş sesleri devam ediyor)

ABBAS: Aahhh!!

1. ASKER: Sağ kolunu kopardım!!

ABBAS: Kesildiyse sağ kolum, solumla savaşırım

Nesl-i Nebi İmama, bu suyla ulaşırım!!

ŞİMR: Okçular! Mızrakçılar!!

ABBAS: Aaahh!

2. ASKER: Sol kolunu da ben kestim! Şuraya bak, suyu korumak için gövdesini siper ediyor!!

Ama yazık! Tuluma ok saplandı, Tulumdan su değil adeta Abbas’ın ruhudur boşalan.

(Abbas, kolsuz ve ok yaralarıyla

 perişan bir vaziyette tulumu oklu 

bir şekilde perde önüne çıkar.)

2. KOMUTAN: Ey Abbas, bu orduya velvele salan kahraman sendin öyle mi? (Gülerek)

Hani Ali’nin uzun kollu oğlu olarak tanınırdın. Bakıyorum kolların pek kısalmış.

(Abbas onu bir oyunla öldürür,

 bu arada birisi elindeki  gürzü

 Abbas’ın başına indirir)

ABBAS: Efendim ya Hüseynnn!!

HÜSEYİN: Ahh!! Kardeşim!

(Eli belinde  koşarak Abbas’a

 gelir,başını dizlerine alır)

ABBAS:  Sil gözüm konuşalım, göz göze gardaş,

Gelmez, yaralı dil dodağım her söze gardaş..

Şehidler cennete elbet ki uçarlar,

Benim de cennetim senin yüzündür gardaş.

Hûri, gılmanı kasr-ı cinânı neyleyim!

Görmek istediğim şehla gözündür gardaş.

Peygamber omzu, senin miracın Hüseyn

Benim de miracım, senin dizindir gardaş.

Senin yüzüne bakarak, dizinin üzerinde can vermek ne güzel!..

Ama yüreğimde iki dert kaldı.

Nazlı Rukayye’ni susuz dudağı,

Ağam! Bir de senin yalnız kalışın..

  (Dünyaya gözlerini yumar)

HÜSEYİN:  Abbas! Kardeşim!

Rukayye göz dikmiş yola, alemdar,

Bırakma, bağrı kan ola, Alemdar.

Bedende yok ki kolların, diyem ki,

Kolların boynuma dola, Alemdar.

Kırıldı kolum, kanadım, Alemdar,

Bitti çarem, sındı belim, Alemdar

Kalem oldu iki kolun, azizim,

Amcan Cafer Tayyar gibi, Alemdar.

(İmam çadırlara dönerken Yezid 

ordusu hareketlenir. Abbasın önünü 

kapatır ve Oyuncu çıkar. İmam Perişan 

bir şekilde ağlayarak, çadırlara dönerken Zeynep)

ZEYNEB:  Düşman görüyor, ağlama sen, olma perişan,

Senin o ağlar gözüne, Zeyneb’in olsun kurban.

Ağlamak benim yazgım, ey peygamber çiçeği,

Kaderim oldu ağıt, ey şâh-ı şebâb-ı cinân.

(bebek ağlamasıyla birlikte 

İmam çadırlara girer, biran sonra

kucağında  Aliasgarla dışarı çıkar

 ve meydana doğru yürür)

HÜSEYİN: Ey azgın topluluk!

Hadi beni suçlu gördünüz, ya şu altı aylık yavrunun suçu ne?

Görmüyor musunuz, sudan atılmış balık gibi elimin üstünde susuzdan, nasıl da çırpınıyor!

Bari ona bir yudum su verin.

(bebek ağlaması duyulur)

ŞİMR: Hermele!!

(Hermele oku atar )

HERMELE: All!

(Aniden kesilen bebek hıçkırığı veya sesi)

HÜSEYİN:      Ahhh!! Allah’ım!!

Bize yardım etmek için buraya çağırıp, sonra da bizi katleden bu toplulukla aramızda adaletinle hükmet.

Yüce Rabbim!  Yolunda çektiğim bu çetin musibetleri, senin görüyor olman acılarımı hafifletiyor!

Bu masum yavrunun kanı, arşına   ithafımdır. Kabul buyur Allah’ım!

(imam bağrına basıp oğlunu öper

 (Küçük şehidi çadırlara doğru götüren

 imam Zeynebe yaklaştığında)

 

HÜSEYİN: Gel Zeynebim Asgarım al, kalbini dağla,

Ben Asgara çok ağlamışım, sen bana ağla.

Yorgundur yavrum, vermeyin elden ele bacı,

Koy beşiğe, belki yatıp dincele bacı.

Onda ki ok değdi, yavrum güldü hevesinden,

Çırpındı o anda, can kuşu uçtu kafesinden

Baş salınıp, süzdü gözü, düştü nefesden,

Soldu gözel goncamız, mihnet budağından.

Öptüm yavrumun ganlı yüzünden, dudağından.

Evvel bacı, aç macerini, bağla yarasın,

Sonra haberdar eyleyin, bikes anasın.

Hiç bir ana dözmez, yaralı görse balasın,

Sen Bakma, Rubab’ın bala vay nâlesi gelmir,

Korkar ben utanam, edebinden sesi gelmir.

ZEYNEB: Rubab! Ey anam Zehranın vefalı gelini! Kardeşim Hüseyn mahcubiyetinden sana gelemiyor. Aliasgarı su almak için götürdü, ne yazık ki su yerine kan içti yavrum.

Başın sağ olsun..

RUBAB: Bu mahcup kenizin sütü yok, elleri boşdur,

Asgar senin oğlundur, teselli sana hoşdur.

Dudağında kan gördüm, yürekden yaralandım,

Oklanmış yavrumu ben unutum, sana yandım.

Allah’dan ölüm istedim, o kadar utandım,

Gurbanlığa dilsiz balamın gıymeti yoktur,

İslam’a kurban olmuşsa, minneti yoktur.

ŞİMR: Ey Hüseyn!

Küçücük bir çocuk için bu kadar yanacağını bilsey, önce onu öldürürdüm.

Başka kurbanlığın kalmadı mı?

Kuzulardan kurbanlık olur mu?

Artık koç kurbanın kalmamış mı?

Koç gönder kooç..(kahkaha)

(İmam şehitlerin cenazelerin

 olduğu tarafa bakarak)    

HÜSEYİN: Ey gam günümde, derdime derman olanlarım,

Baştan ayağa, kanla elvan olanlarım.

Allah yolunda zevk ile, yiğitce can verip,

Dünyada müşkil işleri, kolay kılanlarım.

Bilmem sebep nedir ki imdada gelmezsiniz?

Kerbela  çölünde, ümmete kurban olanlarım.

Yok zülcenahımı getiren, yalnızım bugün,

Ey pare pare, meydana ziynet olanlarım,

Musibetin yıktı beni, ey reşîd Alemdarım,

Ekber! Kasım! Nerdesiniz yiğit civanlarım,

Şimr savaşcı ister, nerde vefalı ensarım?

ZEYNEB: Ey peygamberin reyhanı, Hüseyn,

Ey anam Zehra’nın, cananı Hüseyn.

Belalı çölün yaralı aslanı,

Muhammed dininin, kurbanı Hüseyn.

Ekberin ölümü, dünyanı yıktı,

Abbas’ın ölümü, belini büktü.

Bu kimsesizliğin, kalbimi yaktı,

Mîrac-ı şühedâ, sultan-ı Hüseyn.

ŞİMR: Ey Hüseyn! Haşimi gençlerin hani nerdeler?

Lebbeyk ya Hüseyn diyenlerin, hani nerdeler?

Ne kadar çağırsan da, cevap veremezler.

Uzaklara gitti onlar, artık dönemezler.

(sert bir tavırla çadırlara döner)

HÜSEYİN: Ey Peygamberin kızları gelinleri, aziz şehidlerin vefalı hanımları kızları!

Cümlenize selam olsun.

Metin ve sabırlı olun, Muhakkak ki Allah bu sabırlarınızı en güzel şekilde

mükafatlandıracaktır.

Düşmanlarınıza ise hakettikleri  azabı elbet indirecektir.

(İmam ayrılmak üzereyken Rukayye)

RUKAYYE: Baba!

Bütün yiğitlerimiz gittiler, bu kanlı meydandan hiçbirisi dönmedi.

Bari sen gitme, bizi ceddimizin Medine‘sine geri götür.

HÜSEYİN: Ahh kızım!

Katâ kuşu rahat bırakılsaydı yuvasından ayrılmazdı.

Bu namertlerin elinden, sonunda kurtulacaksınız.

Kurtulup döndüğünüzde, dostlarımıza deyin ki serin su içtiklerinde beni ansınlar, garip bir şehid duyunca bana ağlasınlar.

(İmam veda edip meydana çıkarak)

ŞİMR: Hey Hüseyin! Çok geciktin, ölümden mi korkuyorsun?

(İmam meydana yürürken

 Rukayye dizlerine sarılarak)

RUKAYYE: Baba! Artık su istemeyeceğim!

Ne olur bu belalı meydana gitme.

Ya da beni de götür, sarılayım boynuna. Göysüne gelen oklara bedenim siper olsun.

HÜSEYİN: Kızım! dön çadıra, seninle kavuşmamız uzun sürmeyecektir.

(İmam büyük vakarla

 düşmana doğru yürür)

HÜSEYİN: Kanını akıtmak için sözbirliği etmiş olduğunuz insan işte karşınızda.

Peygamberinizin soyunu devam ettiren yegane kızı Fatıma’nın, hayatta kalan tek oğlu olduğumu,

Cennet gençlerinin efendisi, kardeşim Hasan’la birlikte ben olduğumu,

Peygamber arslanı Hamza’nın, babam Haydarı kerrar, Fatih-i hayber Ali murtaza’nın amcası,

cennette meleklerle uçmakta olan Cafer-i Tayyar’ın benim amcam olduğunu bildiğiniz halde,

nasıl benim kanımı akıtacaksınız.

Hem siz hak düşmanı fasık Yezid’in zalimce yönetimine karşı verdiğim mücadelede, bana destek olacağınıza söz vermediniz mi?

Bunun için bana onca mektup yazan sizler değil misiniz?

Şimdi ne oldu ki size, Ebu Süfyan evladına uyarak, Peygamber evladının kanını akıtmak için bu kadar isteklisiniz?

ŞİMR: Ya Hüseyin! Biz senden nasihat almak içn değil kelleni almak için geldik.

Hadi saldırın Yezid’in mükafatları sizi bekliyor..

(Savaş başlar devrilen askerlerin

 arasından İmam, zaman zaman 

Şimr’e doğru yaklaşır Şimr kaçarken)

ŞİMR: Korkmayın, kaçmayın, saldırın..

(İmam zaman zaman yaralandığını

 hissetirir, Zeynep ise tell-i zeynebiyeden 

kardeşine  bakarak ağıtlar yakar)

ZEYNEB: Ah Hüseyin’im, o yalnız canına canım kurban..

Kardeşime  kalkan elleriniz kırılsın ey zalimler.

Ahh kardeşim, yaraların yüreğime yaradır.

Nasıl da kuşatmışlar seni:

Hüseyn! Beni men etmeseydin, yardımına ben koşardım.

Yalnız kardeşim, yar’u yaversiz kardeşim! Kimsesiz kardeşim..

(İmam derin yaralarla sahneye çıkar)

(Askerler imama vurmaya devam

 ederlerken imaın şu sözleri duyulur)

HÜSEYİN: Oğullarım öldü, dünyam yıkıldı,

Kardeşlerim öldü, belim kırıldı.

Ayrıldık yuvadan, çöllere düştük,

Ocağımız söndü, evim yıkıldı.

Oğulsuz analar, yetim çocuklar,

Oğul vay, baba vay, deyip ağlarlar.

Rukayye oturmuş, boş beşik sallar,

Bu hali duydukça, muminler ağlar.

Deyin dostlarıma, ey yetim kızlar,

Serin su içerken, beni ansınlar.

Susuz şehit oldu, kimsesiz Hüseyn,

Şehit duyunca, bana ağlasınlar.

Andolsun ki bundan pişman olmadım,

Dünyevi tamahla, bura gelmedim.

İslam ve hürriyet korunacaktır,

Bu kurbanları boşuna vermedim.

İlahî! Kâzan-a razı olmuşum,

Emrine teslim olarak gelmişim.

Bana yas tutana, şefaat için,

Yaralı yüzüm, toprağa sermişim.

(Mersiye okunurken Rukayye’isi 

Baba feryadı eklenecek)

ŞİMR: (nefretle) All bakalım…

RUKAYYE: Babaaa!

(Fırtına, kasırga, tufan, gökgürlemesi vs. Efekt)

 

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: